Medyanın gösterişli, doğadan uzak; haz bahçeleri

Doğa, yüzyıllar boyunca üzerinde canlıların doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü bir varoluştur. İnsanoğlu hayatı boyunca, doğaya bir anlam yüklemiş ve onu sorgulamıştır. Bugün binlerce yıl öncesinden kalan mağaralardaki çizimleri, Göbeklitepe, Çatalhöyük gibi tapınak ve yerleşim alanları hakkında hala çeşitli tezler bulunuyor. Hala, doğa hakkında bilinmeyen bir çok soru var. Fakat, bilinen birşey var o da doğanın kendini yenilediği ve dört ana elementin tabiat anası olması. Ateş, su, hava ve toprak…

Doğa;  sanata, bilime, gündelik hayata, toplumun oluşumuna yön vererek insanoğlunu günümüze kadar getirmiştir. Bahçe(botanik) tasarımları, iktidari ilişkiler, peyzaj tasarımları, manzara resimciliği, heykelcilik ve benzeri alanlar doğadan ilham almıştır. Ayrıca, insanlar hayatını doğa ile ilişkilendirmiş ve onunla yenilenme ihtiyacı almışlardır. Mitler, Enuma Eliş örneği; düzeni ve düzensizliği temsil eden Marduk (kral) ile (ilksel okyanusu sembolleştiren Ejderha) Tiamat arasında geçen savaşı yeniden hayatı gerçekleştiri, Marduk ve Tiamat’ı temsil eden iki kişi karşı karşıya gelir savaşır ve Tanrının zaferi bir kez daha doğanın düzenli ritimlerini ve toplumun bir araya gelmesini güvence altına alır. Bu rituel ile bir yenilenme ihtiyacı duyulur. Antik çağ’da Yunanlılar, doğanın phusis olduğunu, yani akla sahip olduğunu olduğunu, ruhu olduğunu ve onun üzerinde yaşayan her yaratılışın da akla ve ruh’a sahip olduğunu belirtmişlerdir.

Medyada, filmlerde, reklamlarda, dergi ve kitap benzeri kaynakların kapak fotoğraflarında doğa; ilham veren bir manzara olarak gösterilirken aynı zamanda da insanoğlunun beslendiği bir kaynaktır. Bu kaynağın şımarıklıkla, israfla kullanılması ile doğadan aldıklarımızın bize getireceği zararları anlatan yapımlar bulunmaktadır. Örnek olarak, 2012 diye bir film vardı. Bir kıyamet senaryosu, küresel ısınma, depremler, tayfunlar ile beraber Dünya sular altında kalacaktır. Yani Nuh peygamber’in hikayesinin modern versiyonunu anlatan bir filmdir. Bize doğa’nn ürkütücülüğünü ve gücünü gösteren bir filmdir. Yani, hayranlığımız kadar korkumuzunda olması gerektiğini hissetiren bir yapımdır. Doğa, günümüzde kapitalizm’in tahakkümü altındaki medya’nın reklamcılığı ile karşımızı çıkmaktadır; Doğallık üzerinden. İnsanoğlu en iyisini talep eder, ilk ihtiyacı yemektir. En iyisini, en doğalını isteyen insanoğlunu; ‘doğa’dan gelen’ gibi sloganlar içeren reklamlar ile etkleyip, ürün pazarlayan bir medya anlayışı bulunmaktadır. Aslında Medya bahçe, yaşam ise doğa. Çünkü medya da kendi hazlarımızı oluşturuyorz, kendi şoklarımızı oluşturuyoruz.

Kendi bahçelerimiz; sınırlarını kendimizin belirlediği ve kaosun, kargaşının sınırın dışında kalan alandır. Ve doğayı, temsil eden yaratılışlar ile dizayn ederiz bahçemizi. Kendini güvende, mutlu ve huzurlu hisseder insan, çünkü istemedikleri o alanın dışındadır ve çitlerle, dikenli tellerle çevirdiği o alana tehlikele içeren şeyler giremez. Huzur veren bahçe tasfiri; yeşile bürünmüş, çiçekler ile bezenmiş belki ortasından kenarından bir su akan, evcil hayvanların olduğu, rüzgar sesi, yaprak sesi ve kuş sesinin birbirine karıştığı, güneşin kendini hissetirdiği, insanın bebekler gibi uyumak isteyeceği bir alandır. Çünkü bu alanda insan bir müdahalede buluna bilir, fakat  bu müdahele edinebilirlik meselesinden dolayı ortam doğadan oldukça uzaktır. Çünkü doğada kaos her zaman olmuştur.

İngiliz filozof, Thomas Hobbes, uluslararası ilişkiler teorisi üzerine insan doğası hakkında; insan doğa halinde bir kavga halindedir, kendisini sürekli tehlike altında hisseder demişti. Bu söylem üzerine, insanların birbirlerini öldürme ihtimallerinin eşit olduğunu söyleyen Hobbes, gücün rıza olduğunu söylüyordu. Yani bir otoriteye ihtiyaç vardı ve kaos ortamından çıkmanın çözümü, ortak bir otoriteye razı olmaktı. Devlet anlayışı ve devletler arası ilişkide bu anlayış üzerine oturarak beraberinde tartışmalar getirdi. İnsan neden kaos içerisinde sorusu, neden yaşar, nasıl yaşamalı sorularını getirerek, insanın doğa ile uyumlu hale getirdi.

Bunları şu konuya bağlayacağım; Being There filminde bir bahçıvan vardı, ev sahibi ölünce işsiz kalıyor ve hayatında ilk defa bahçesinden çıkıp, gerçek insanlarla iletişime geçiyordu. Daha öncesinde sadece ev halkı ile iletişm halinde olan adam, ev sahibinin ona verdiği televizyondan izliyordu hayatı. Ve sokağa çıktığında, soyuluyordu kumanda ile değiştirmeye çalışıyordu başına gelenleri, kendisine bir araba çarpıyor, çarpan kişi adamımızı evine götürüyordu. Adamımız aslında çok zeki veya bilgili birisi olmamasına rağmen, konuştukları dinleyenleri etkiliyordu. Hatta devletin başkanı bile etkileniyor, adamımızı aday yapmak isteyen kişiler çıkıyordu. Adamımız oysa sadece bahçe ile, bahçivanlık ile bildiklerini anlatıyor, insanlar adamımızın anlatıklarını metafor olarak düşünerek başka anlamlar yüklüyorlardı. İnsan sürekli kendi bahçesinde yaşar, müdahele edebileceği bir ortam oluşturur ise bu doğadan sapar ve yapay bir doğa oluşur. Çünkü, gerçek hayat dışarıdadır ve izlemek ile onu yaşamak arasında çok büyük fark vardır.

Medya bu bakımdan dolayı, özellikle Fransız fimlerinde doğa ile izleyiciyi etkilemeyi hedefler ve yapay bahçeler gösterir, gerçekten etkileyici olan manzaralarda ise mesela amazon ormanları, alpler, afrikanın ormanları gibi manzaralarda ise bir yaşam mücadelesi görürüz yani manzara ne kadar güzel ise o kadar da tehlikeli oluyor filmlerde.

Modern ve teknolojik çağdan öncesi filmlere baktığımızda ise doğa ile insan arasında yakın bir ilişki var. Bazı filmlerde insan doğadan derman buluyor, doğa ile uyumlu yaşamaya alışmış ve iç içe geçmiştir, fakat modern filmlerde ise hijyenik bir ortam vardır, modern bir dünyadan doğaya dalan kişi kendisini kirlenmiş hisseder, rahatsız olur ve bu durum gerçekten de izleyiciye öyle gösterilir. Bir film üzerinden değil ama teknik üzerinden örneklendirelim; modern insan, kendi bahçesinin dışına çıktığında, gerçekten kaosun var olduğu bir doğaya dalınca, renkler soluk, ortam karanlık, çamur, yaban hayvanlarının sesleri, örümcek ağları, isketler ile dolu bir ortam  görüyoruz. Fakat, kaos ortamından kurtulup, cennet bahçesi olarak tasfir edilen bir ortama gelindiğinde, yani güvenli bir otama gelindiğinde ise, yeşilin bol, çiçeğin bol, temiz suyun aktığı, kelebeklerin uçuştuğu, güzel bir müziğin fonda olduğu ortam görüyoruz. Yani izleyiciyi kozmos alanda geren medya, bahçeye soktuğunda rahatlatıyor. Bu da bir doğa bir bahçe profili çiziyor izleyiciye.

İnanç üzerine de bunları ekliyebiliriz, kendi inançlarını temsil eden yapımlarda da ibadet alanlarını gayet güzel ve romantik, huzurlu bir alanda görüyoruz. Bahçesinde binbir çiçeklerin olduğu, beyaz kıyafetli insanların dolaştığı, gökyüzünün açık ve masmavi olduğu yerler ibadet alanları olarak karşımıza çıkıyor. Cennet’i temsil ettiğini düşünürsek, cennet ile doğa arasında, bahçe ve kozmos farkından daha başka bir anlam var. Kutsallık olarak bunu adlandırabiliriz.

2016 yılında vizyona giren Legend of Tarzan filmine bakalım. Tarzan çocukluğundan itibaren goriller tarafından ormanda büyütülmüş, doğa ile iç içe olan bir karakter. Yıllar sonra fark ediliyor ve hayata adapte ediliyor. Tarzan, İngiltere’de yaşamına devam ediyor ve bir nedenle tekrar Afrika’ya dönmesi gerekiyor.

Yanında sevgilisi ve Williams ile beraber Afrika’ya dönen Tarzan orada tanıştığı yerliler ile beraber hasret gideriyor, Tarzan’ın arkadaşları olan kabile saldırıya uğruyor ve sevdiği kadın kaçırılıyor ve aksiyon başlıyor.

Williams modern bir karaker elinde silahı ile savaşıyor, Tarzan ise doğa halinde savaşmayı öğrenmiş, Williams çok ağır kalıyor Tarzan’ın yanında, yani kendi bahçesinden ilk defa çıkan Williams, doğa’ya ayak uydurmakta zorlanıyor.

Bütün kıyamet filmlerinde, doğa’nın intikam aldığı mesajı var. Doğa kendisini yenileyen bir yapı olarak gösteriliyor. Mimari yapılar hep, doğaya göre ayarlanmış. Doğa yaşamın kaynağı, huzur veren, ilham veren, can veren ve alan. Wind-Man reklamı filminde, rüzgarı temsil eden bir adam vardı, mutsuzluğunu dile getiriyordu. İnsanların kendilerini doğadan nasıl soyutladığını anlatıyordu bu film ve rüzgarın potansiyel bir enerji kaynağı olduğunu anlatan bir reklam filmiydi. Yani aslında doğa ile iç içe geçmemizin mesajını veren ama kapitalizm’in pençesinden kurtulamayan medya yapımlarıda var. Mesela; OMO ‘Kirlenmek güzeldir’ reklamı gibi.

Sonuç olarak; Medya’nın izleyeciye sunduğu doğa, bir bahçeden ibaret. Medya’nın bahçesi ise pazarlama alanı olarak veya kutsal mekanlar olarak da kullanılıyor. Doğa güzel olduğu kadar tehlikeli fakat yaşamın kaynağı, bunu alternatif tıp dediğimiz bitki tedavileri için örneklendirerek, televizyonlarda gördüğümüz bal, keçiboynuzu pekmezi, cinsel güç arttırıcı, saç çıkartıcı, tüy dökücü, zayıflatıcı ve benzeri amaçlar için kullanılan bitkisel ilaçların reklamları/satış programlarını gösterebiliriz. Süt ürünleri reklamları, su ve soda reklamları, sebze reklamları ve detarjan reklamları da bu gruba dahil. Kutsallık olarak ise, bir yaratıcı olduğunu ve doğanın güzelliklerle dolu olduğunu, bütün güzelliklerin bir bahçede olduğunu ve bu bahçenin de cennet olduğunu anlatan filmler görüyoruz. Özellikle, Keşiş Tapınakları, dövüş filmlerinde görürüz, dağın tepesinde, huzurlu bir ortam ve insanin içindeki güce ulaşmayı öğreten keşişler vardır. Sessiz, sakin ve huzurlu bir otam gösterirler. Arzuların bir araya getirildiği, ertozim ile hazzı yakalama isteği baskılanan bir alandır Medyanın bahçeleri. İstenmeyenlerin dışarıda bahçenin dışında kaldığı, arzu edilen bir hayatın olduğu bahçe.

Kaynakça ;

Sarkowicz, Hans (Der.) BAHÇELERİN VE PARKLARIN TARİHİ, çev. Ersel Kayaoğlu, Dost Kitabevi, Ankara, 2003.

Descola, Philippe, Doğa ve Kültürün Ötesinde, çev. İsmail Yerguz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2013.

Denkel, Arda, DEMOKRİTOS/ARİSTOTALES, İLKÇAĞDA DOĞA FELSEFELERİ, Kalamış Yayıncılık.

Kovel, Joel, DOĞANIN DÜŞMANI, Kapitalizmin sonu mu, dünyanın sonu mu? Çev. Gürol Koca, Metis Yayınları, 2005.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı girin