Keşkesiz ölmenin yolunda yaşamak

İvan İlyiç’in Ölümü kitabı üzerinden yazdığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum.

Tolstoy’un İvan İlyic’ini tanıyanlar bilir. İnsan ile ölüm arasında kimsenin olmadığını. Kalabalık sandığımız hayatımız, yolumuz ölümle kesişmeye başlayınca tenhalaşır. İvan İlyic’in ölüm döşeğine düştüğünde, dostlarının ‘iyi ki ölen ben değilim‘ demesinden bahsediyorum.

Hayatını zevkle yaşayan, sadece soylu olan kişilerle dostluk kuran ve alt tabakadan gördüğü insanları dışlayan İvan İlyicin hasta yatağında duvara dönük yatarken, duvara boş boş bakarak hayatını gözden geçirmesinden bahsediyorum. Aslında boş boş da bakmıyordu duvara, gerçekten de olması gerektiği gibi yaşayıp yaşamadığını sorguluyordu, İvan bir yargıçtı oldukça da başarılı bulunuyordu ama ölüm döşeğinde verdiği kararların doğruluğunu sorguluyordu. Onu öldüren hastalık ise apandisit idi, 1880’li yıllarda çaresi olmayan bir hastalıktı.

Arkadaşları, çevresi hep soylu olan ve saygın kişilerdi, hatta evliliği bile öyleydi. Ölümle tanışmaya başlayınca, kimsesiz kaldı. Aradığı şefkati ve ilgiyi, hor gördüğü alt tabaka diye tabir ettiği kesimden olan, Gerasim adındaki bir delikanlıdan gördü. Bir tek onun gözlerinde, konuşmalarında gerçek şefkati görüyor ve acılarının dindiğini hissediyordu. Gerasim, İlyiç’in ayaklarına masaj yapıyordu ve omuzlarına koyarak ayaklarının havada kalarak vücudunun esnetmesine yardımcı oluyordu. Belki de ilk kez farketti kendi kibrini, dolayısıyla nefret etti bu durumdan.

Kitabın etkileri insanda nasıl aydınlanmaya neden oluyor?

Uzun lafın kısası, kitap şu düşünceleri uyandırıyor ister istemez; ne kadar çok arkadaşınızın, dostunuz olduğun, ne kadar saygın olduğunuzun, ne kadar sevildiğinizin, zengin olduğunuzun hiç önemli olmadığını. Ölüm döşeğine düştüğünüzde ‘keşke’ dememek kadar büyük bir zenginlik olmadığını. Bu nedenle hayatınızı gözden geçirmek geliyor insanın içinden.

Kimseyi küçük görmemenin, sırf tatmin olmak için eleştirmenin, biliyorum demek yerine, bilmiyorum deyip öğrenmenin. Kendimizden daha yetenekli insanlar gördüğümüzde, kıskanıp kuyusunu kazmak yerine, onlardan faydalanıp kendimizi geliştirmenin gerekliliğini hissettiriyor kitapta yazılanlar.

İvan İlyiç de çok başarılı, takdir edilen bir yargıçdı, ölüm döşeğine düşünce etrafındaki herkes, onun görevini kimin üstleneceğini konuşmaya başladı bir çoğu da kendisini aday göstermişti. Ölümüne değil, ölümünden sonraki düzenin nasıl olacağı telaşı vardı herkeste.

İvan kendisini kaf dağlarının eteklerinde gezindiğini ve zirveye yolculuk ettiğini zannediyordu. Ama tam aksine kendi kendini tükettiğinin farkına varamayacak kadar büyülenmişti etrafındaki şatafatlı hayata. Çok insan biriktirdiğini düşünüyordu, çok sevildiğini düşünüyordu. Merhametten, dürüstlükten, nezaketten, sadakatten kaynaklanan yoksulluğunun farkına ölüm ile tanışınca farkına vardı. Hayal kırıklığı ile hayatını sorgularken son nefesini verdi hasta yatağında.

Keşkesiz nasıl ölünür?

Bu nedenle, sadakat, nezaket, merhamet, dürüstlük, adalet bunlar çok önemli erdemler. Keşkesiz ölmeden yaşamanın yolu belki de bunlardan geçiyor. İngiliz filozof Thomas Hobbes homo homini lupus diyordu, yani insan insanın kurdudur. Hobbes’a göre; insanoğlu doğasında anarşik bir düzende, kaos içerisinde yaşıyordu. Çıkara dayalı ilişkiler, sınırsız hak ve kendilerini sürekli tehdit altında hissetme nedeniyle aç kurtlar gibi birbirlerine saldırma halindeydiler. Bunun önüne geçecek erdemler; toplumun bütünlük sağlığını koruyacak şekilde yaşamak için sadakat, rahatsızlıklarımıza karşı nezaket sahibi, hataları affedecek kadar merhametli, doğrunun arkasında duracak kadar dürüst ve adaletli olarak yaşamak.

Böylece bir ihtimal dahilinde hatalarımızı telafi etmeyi ve tekrar etmemeyi öğrenebiliriz. Ancak ahlak ve nezaketten bahsetmişken ikisini birbiriyle karıştırmamamız gerekiyor. Çünkü nezaket, ahlakın replikasıdır. Demek istediğim şey, bir yalancının, bir iftiracının nazik olması, onu ahlaklı bir insan yapar mı? Elbette ki onu iki yüzlü yapar. Bu nedenle aslında nezaket bir erdem değil, niteliktir. Tam da bu ayrımı yaparak keşkesiz ölme şansımız var. İyi günde yanımızda olan dostlarımız, kötü günde nerede duracaklar? Dost-Arkadaş ayrımı elbetteki sorunun cevabı olacaktır.

Ben değil, Biz diyen bir toplumun bilinçlenerek yaşayacağı bir hayal ile sonlandırıyorum yazımı. Hepinize gönlünüze göre yaşayacağınız bir hayat diliyorum.